Cahit Berkay’la dünden bugüne Moğollar…

Cahit Berkay’la iki konser arasında dinlenmek için kendisini attığı Sığacık’ta Maya Otel’de karşılaştık. Önce “adamı rahat bırak yahu, tatile gelmiş” dedim kendime. Sonra gazeteci arsızlığım tuttu, bir 15 dakikadan bir şey olmaz deyip yanaştım. Bir merhabayla başladık, lafı lafı açtı, sağ olsun vaktini esirgemedi, ortaya bu uzun söyleşi çıktı.

Türk müziğinde çınar ağacı gibi bir geçmişiniz var, insan önce bu geçmişi dinlemek istiyor sizden. Müziğe ne zaman, nasıl başladınız?

Müzik hayatım… Uzun bir hikâye tabii. Ispartalıyız biz, annem, babam tüccar terziydi. İstanbul’a malzeme almaya gelirlerdi ve her defasında bana bir hediye getirilerdi.  Bir ağız armonikasıyla geldiler bir keresinde. İlk enstrümanım odur. Kendi kendime çözdüm ve bildiğim melodileri çalmaya başladım. Yaşım 5-6 filan. Yine o yıllarda, belki de aynı sene, babam İstanbul’dan bir de radyo aldı geldi. Dama anten takıldı, dinlemeye başladık. Şöyle bir adet başladı bizde. O zaman Ankara Radyosu var. Pazar sabahları 10’da Muzaffer Sarısözen programı yapıyor. Bolca yeni türkünün araştırıldığı, bulunduğu, derlendiği, devşirildiği bir dönemdi ve biz her programda yeni bir türkü dinlerdik. Bir de değil, bazen iki üç olurdu. Öyle bir tutkuyla, her pazar sabahı 10’da abone gibi o programı dinlemeye başladım.

Müzik tutkum öyle başladı. İlkokulda müziğe yatkınlığım anlaşılınca beni mandolin korosuna aldılar. Kısa zamanda ilerledim ve mandolin orkestrası grubunda solistlik yapmaya başladım. Sonra İstanbul maceramız… 1960 senesinde ortaokulu bitirdim ve Kabataş Erkek Lisesi’ne girdim. Sanırım ikinci sınıftayım, yandaki apartmana Almanya’dan misafir olarak iki kardeş geldi. Yanlarında gitar var. Bir gün kapıya çıkarttılar gitarı, ilk defa böyle yakından gördüm. Elime aldım, kurcalayayım dedim, bir şeyler çıkmaya başladı hemen.

Mandolinden gelen bir yatkınlık var tabii…

Evet, hemen klasik “baba bana gitar al” muhabbeti başladı. “Oğlum sınıfı geç alalım”. Ben nasıl, harıl harıl ders çalışıyorum. Sınıfı geçtim, bir klasik gitar aldık. Aynı zamanda gitar dersi veren Ermeni bir kundura ustası var. Ona gittim ama yalnız iki ders alabildim, mali durum müsait değildi. Sonrasında kendi kendime geliştirdim. Lise 3’te sınıfta kaldım, o yıl Siyah İnciler diye amatör bir grup kurduk. Düğünlerde, kamplarda, eğlencelerde filan çalmaya başladık.

Sınıfta kalmanızda bunun bir etkisi var mıydı?

Yok, yok… Kopyada yakalandım. Astronomi dersinde Salih Hoca yakaladı, lakabı Kör Salih’ti, çok tanınan hocalardan biriydi.

Astronomi diye de bir dersiniz varmış yalnız, şimdi nerede?..

Gerçekten de öyle… Neyse, ben gezegenlerin isimlerini, uzaklıklarını falan kâğıda yazmıştım. Sınavda oradan çekeceğim. Salih Hoca şaşıydı, lakabı da oradan geliyor zaten, ben sanıyorum ki başka yere bakıyor. Meğerse bana bakıyormuş. Arka tarafımdan dolaştı, kâğıt elimdeyken enseme yapıştı, yakalandık. Velhasıl sınıfta kaldık. Cezası ağırdı kopyanın. O boşlukta müziğe bayağı bir ağırlık verdim. Yani müziğin sınıfta kalmama değil, sınıfta kalmamın müziğe etkisi oldu.

Hayatın dönemeci; mimar mı iktisatçı mı müzisyen mi?

İdealim mimar olmaktı. Liseyi bitirdikten sonra Güzel Sanatlar Akademisi’nin imtihanına girdim, şimdiki Mimar Sinan. Anlatmayayım şimdi, uzun bir hikayesi var, neticede kendi salaklığım yüzünden kazanamadım. O yıllar merkezi sınav sisteminin ilk zamanları ve ben bayağı yüksek bir puan almışım. Çapa Tıp filan tutuyor yani. Ailem tutturdu, illa doktor ol… Benim de hayatta en yapamayacağım meslek… Ben de bir yere kayıt olayım da hem bu tartışma bitsin hem de bir öğrenci hüviyeti olsun diye İstanbul Üniversitesi’ne gittim. Baktım hangi bölümde devam mecburiyeti yok; İktisatta ve Hukukta. Hukuk’ta kitap çoktur diyerek İktisat’a kayıt oldum.

O sırada mahallede bir arkadaşım var, Selçuk Alagöz ile davul çalıyor. Onun gitarcısı ayrılmış, bana teklif ettiler. Ama annemden, babamdan izin almam lazım. “Söz veriyorum, illa ki bu okulu bitireceğim, size diplomayı getireceğim” dedim. Razı oldular.

“Okulu bitireceğim, yeter ki müziğime karışmayın” gibi bir söz mü?

Evet ama şöyle bir tarafı var esas. Habire bir yerlere gidiyoruz. Adana’da, Ankara’da, İstanbul’da çalıyoruz. Bunun için izin almam lazım. Yazın eğlenceler, düğünler, sünnetler olur, biz onlara ekstra deriz. Gider yarım saat çalarsınız. Biz böyle gecede üç beş yerde filan çalardık. Bu işin rekoru da Berkant ve Vasfi Uçaroğlu Orkestrası’ndadır bu arada…

Gecede kaç yerde çıkıyorlardı?

Onu geçtikleri olurdu. Vasfi ağabey mesela, davul çalar, komplike bir enstrümandır, koltuğunun altına bir trampet alır öyle dolaşırdı. Bir de Beyaz Kelebekler vardı böyle. Daha köprünün falan olmadığı, karşıya koştur koştur arabalı vapurlarla geçtiğimiz zamanlardı. Ne bileyim, çok keyifliydi işte.

 

Ve Moğollar…

Üç sene kadar çalıştık öyle. O sırada Batı müziğinde bir şeyler başladı. Beatles çıktı, Rolling Stones, Traffic çıktı. Bunlar değişik bir müzik yapıyorlar. Bizde gitar sesi kristal gibi pırıl pırılken, davulcusu gitarcısı uslu uslu çalarken, onlarda gitar distortion’lı, davulcu bir başka çalıyor. Hiç unutmuyorum, İnci Sineması’na bir film gelmişti. Filmden önce şimdi klip dediğimiz kısa müzik videoları gösterirlerdi o zamanlar. The Animals’ın bir klibi oynadı, “The House of the Rising Sun”. Solist Eric Burdon, hâlâ gözümün önünde. Parçada acayip bir dinamik var, hiçbiri böyle uslu uslu çalmıyor. Engin Yörükoğlu, Hasan Sel ve ben, Selçuk’la çalışıyorduk. Başka bir şey yapmak lazım dedik, ayrılıp başka bir grup kurmaya karar verdik. Aziz Azmet ve Murat Ses’le bir araya geldik. Onlar da o zaman Silüetler’deydi. Ve Moğollar grubu böyle başladı. O gün bu gündür de devam…

Yeni bir şey yapmaya yönelmenizde Batı müziğindeki yenilikler esin kaynağı olmuş; peki Anadolu’dan, türkülerden beslenmenin yeri neydi?

Bu çok önemli tabii, bizi biz yapan bu oldu. Hep buradan beslendik. Moğollar’ı kurduğumuzda en büyük isteğimiz yurtdışına çıkıp orada tanınmaktı. Meşhur olmak, çok para kazanmak falan… 1970’de Fransa’ya ilk gittiğimizde bütün parçalarımız tamamıyla türkü kökenliydi. Yaşar Kemal’in “Üç Anadolu Efsanesi” diye bir kitabı vardır, “Ağrı Dağı Efsanesi” vardır. Bunlar bizi çok derinden etkilemişti.  

 

Moğollar nereden beslendi?

Ben hep şunu söylüyorum. Müzikte, daha doğrusu sanatın her dalında, önce beslenme çantanı doğru hazırlayacaksın. Yani kendi kültürünü, kesinlikle kendi kültürünü, sevdiğin ya da sevmediğin taraflarıyla tanıyacaksın, özümseyeceksin. Beslenme çantana bunu koyduktan sonra onun üzerine Batı’dan Doğu’dan, ne koyarsan koy. Hele de özgün bir şeyler yapmak istiyorsan, mutlaka kendi kültürünü özümsemiş olman gerekiyor. Tam anlamıyla özümseyemezsin elbette ama sürekli oradan beslenmen lazım. 

O bakımdan Anadolu çok zengin değil mi?

Olağanüstü zengin. Bu ritim çeşitliliği bir Hintlilerde var bir de bizde. Dağın bir yamacında bir başka müzik, bir başka ritim, öbür yamaçta başka. Yiyecekler başka, elbiseler başka… Bölgeler arası değişimler o kadar çeşitli ki, Karadenizi, Doğusu, Egesi, çok bariz şekilde farklı ritüelleri var. Hepsi de birbirinden ve Anadolu’nun geçmişinden etkilenmiş. Bitiremiyorsun, daima yeni kaynaklar ortaya çıkıyor, keşfediliyor. Onca derlemelere rağmen, edebiyatta, müzikte, insanlar bundan 100 sene sonra yine belki Anadolu’dan beslenecek. Çünkü Anadolu canlı, devamlı bir şeyler üretiyor.

Rock kalıpların dışında bir tür, geçmişten beslenmeye uygun mu?

Rock’ta babamın bana dayattığı formata uymayacağım diye bir şey var tabii. O dönemin kravatlı, takım elbiseli, papyonlu popçularından farklıydık, neticede babamız da bize git kravat giyin, ayda bir tıraş ol falan derdi. Böyle bir yapısı var rock’ın ama geçmişten beslenmeye engel değil bu. Farklı ve kalıpların dışında bir biçimde buluştuk biz de geçmişle.

Fransa’daki başarıyı buna mı borçlusunuz biraz da? Tılsım bu özgünlük müydü, Anadolu’dan beslenip batının yeni formlarıyla müzik yapmak?

İkisinin harmanlanması gibi bir şeydi bizimki. Biz dedik ki, “tamam gideceğiz ama ne yapacağız, orada plak şirketlerinin önünde kocaman kuyruk vardır. Bizim onlardan farklı olmamız lazım”. Bağlamayı soktuk işin içine, yaylı tamburu, kabak kemaneyi soktuk. Rahmetli Engin askı davul, darbuka, kaşık, ayak zili aldı. Ve sahiden de çok ilgi çekti, çok ses getirdi bu, çok başarılı olduk. Academie Charles Cros ödülü aldık 1971’de ki bizden bir yıl önce Jimi Hendrix almıştı, bir yıl sonra da Pink Floyd aldı.

Türkiye açısından da özel bir dönem miydi müzik açısından?

Şöyle bir dönemdi, hem bir teşvik vardı hem de belki bu sayede çok canlıydı. Balkan ülkeleri müzik yarışmaları vardı. Milli orkestra vardı. Beyaz ceketler orkestrası yakada ay yıldızla filan çıkardı. Hürriyet gazetesinin altın mikrofon yarışmasına iki kez Selçuk Alagöz ile bir kez Moğollarla katıldım. O yarışmanın şartı, herhangi bir türküyü veya sanat müziğini alıp Batı müziği enstrümanlarıyla harmanlamaktı mesela. Finale on tane orkestra falan kalıyordu ve en az yirmi şehir dolaşılıyordu Anadolu’da. Bizim Anadolu’da tanınmamıza büyük faydası oldu bu yarışmaların.

Şimdilerde mesela Eurovision’da bile İngilizce söylemek daha iyiymiş gibi algılanırken o zaman köklerden beslenmeye bir teşvik varmış yani…

Bence bütün bunlar bizim kuşağın içerisinde yani o dönemde müzikle uğraşmak isteyenler arasında çok olumlu bir heyecan oluşturdu. Mesela bizim Moğollar’la katıldığımız yarışmada Batman Petrol Ofisleri Orkestrası birinci olmuştu. Düşünün, Batman’dan petrol ofislerinin ve oradaki gazinonun desteklediği bir orkestra, yöresel ve aslında o yörenin müzik ihtiyacını karşılayan bir orkestra… Türkiye’nin her yerinde, Adana’da, Kayseri’de vardı böyle gruplar. Anadolu’dan beslenen ama yenilikçi bir canlılık vardı müzikte.

Şimdi de türkülere dönüş var hem pop hem rock müzikte, öyle bir pırıltı var mı yine sizce?

Yok. Türkiye’de bir kere çokça Batı etkisi var artık. Türkülerin yorumlanmasında da görülüyor bu. Şimdi popçularla rock’çılar da karıştı. yani rock’ın içine ettiler. Mantık olarak içini boşalttılar. Türküler de sahipsiz zaten memlekette, anonim ya, istediğini alıp istediğin gibi şey yapabiliyorsun. MESAM’da bununla da uğraşıyoruz. İspanya’da sen bir türküyü bedava çalamazsan, parçayı kim derlediyse onun da bir hakkı vardır. Bizde bu çok düşük tutuluyor, şimdilerde biraz daha düzeldi bizim de çabalarımızla.

Peki dünkü canlılığı ya da diyelim ki bugünkü kısırlığı ne belirliyor, dinleyicinin beklentileri mi ya da piyasa mı?

Bugün artık piyasada şöyle bir şey var. Albüm satışları tamamıyla sıfırlandı diyebiliriz. Her şey internet ortamında pazarlanıyor. Bu çok manipüle edilebilir bir ortam. Zaten güçlü iki üç tane plak şirketi kaldı. Onlar da bakıyorlar Avrupa’da ne tutuyor. O havada besteler, sözler… Serdar Ortaç’ı dinleyince anlarsın ne olduğunu…

Bu dönemin starları da böyle mi, dışarıda nasıl bir tip tutuyorsa burada da aynısını…

Tabi canım, orada ne varsa buraya da onu pompalıyorlar. Aleyna Tilki mesela, kızı tenkit etmiyorum burada, ama bir masa başı projesi.

 

Barmenlikle müzisyenlik arasında

Yine Moğollar’a dönelim isterseniz. Şunu merak ediyorum. Bu başarıların ardından bir dönem sonra grup dağıldı, neydi bu noktaya getiren, siyasi konjonktürün etkisi var mıydı?

76’da biz Engin’le ikimiz kalmıştık. Şöyle anlatayım. Ben uzatmalı da olsa sözümü tutup üniversiteyi sekiz senede bitirmiştim, anne baba diplomayı gördüler yani. Avrupa’dayken kısa dönem askerlik olayı çıktı 76’da. Ben kaçırmamak için hemen geldim, dört ay askerliğimi yaptım. Sonra döndüm Paris’e, bir baktım sadece Engin kalmış gruptan. Gitarcı ve klavyeci çekmişler gitmişler. Orada müzik yapamıyoruz. Türkiye’ye dönsek her gün 25 kişi öldürülüyor. Ama ben çok istiyorum ve kafama koymuşum dönmeyi. Paris’ten Amsterdam’a geçtik. Oradaki arkadaşlar da ısrar ediyorlar, dönüp ne yapacaksın diye. Burada ne yapacağım diyorum, müzik yok, bir şey yok. Neyse biraz orada kalmaya karar verdim. Bizim Erdinç’in bir kafesi vardı, Fransız restoranı gibi bir yer, orada barmenlik yapmaya başladım. 13 ay kadar barmenlik yaptım. Durul Gence orkestrası geçti Amsterdam’dan, oradan da Kopenhag’a gitmişler. Kopenhag’da Atilla Engin’i görmüşler. Atilla meşhur, o dönemin en iyi davulcularından biri. Bana telefon açtı. “Ulan” dedi, “ne yapıyorsun sen orada? Biz burada grup kuramıyoruz, sen barmenlik yapıyorsun. Hemen kalk gel.” Kopenhag’a geçtim, bir grup yaptık, başladık çalışmaya. Ben orada illegalim, çalışma hakkım yok. Bir Danimarkalı hatun bulalım da danışıklı bir evlilik yapalım derken benim Fransız bir kız arkadaşım vardı, kalktı benim peşimden Kopenhag’a geldi. Biz ertesi gün Kopenhag Belediyesine indik, sabah evlendik, sonra döndük yeniden Paris’e. Orada, nur içinde yatsın Şeref Gedik’le, kendisi Türkiye’nin ilk reklamcısıdır, bir Türk lokantası açtık. Çok zengin, varlıklı bir adamdı. Bizim Türk lokantası, Restoran İstanbul, açıldığı gün matbaa gibi para basmaya başladı. İki sene de böyle gitti.

Biraz müzikten uzaklaştığınız bir dönem oldu yani…

Hem müzik yapmayı istiyorum hem Türkiye’ye dönmeyi. Ama hayat işte, orada bağlandık kaldık. Bir gün Tülay German’la Erdem Buri aradı. Paris’te bir konserleri varmış. Bulgar bir gitaristleri vardı, ortadan kaybolmuş. Sen çalar mısın dediler. Oturduk, bir prova yaptık. Kilisede düzenlenen bir konserdi; gitar, bağlama ve yaylı tambur çaldım Tülay German’a. Abidin Dino da gelmişti konsere ve orada tanışmıştık ilk kez. Neyse, böyle döndüm yeniden müziğe. Lokanta devam ediyor bir yandan. Bir yandan da konserlere çağırıyorlar, İsviçre’ye, Fas’a. Lokantacılık da zor gelmeye başladı. Sabahın yedisinde toptancı manava gidiyorum, el arabasıyla kasa kasa domatesler, patlıcanlar… Ben dedim, döneyim artık. Tatile gelmiştim İstanbul’a, bir akrabamızdan iş teklifi aldım ve Türkiye’de kaldım.

 

Yeniden Türkiye… Yeniden Moğollar…

Kaç senesiydi?

82. Tabii Türkiye’ye geldim ki müzik sektörü değişmiş, gazinoların yerine arabesk şeyler çıkmış, sinema sektörü çökmüş. Üç sene o şirkette çalışırken diziler falan kıpırdanmaya başladı, ben de hafta sonları oturup dizilere müzik yapmaya başladım.

86’da Cem’le temas kurduk. “Cahit ben dönüyorum” dedi. “Dön, bıraktığımız yerden devam ederiz” dedim. Birlikte çalışmaya başladık. 93’te Fransa’dan bizim Moğollar’dan Engin dönene kadar öyle gitti. Taner de Almanya’dan dönünce biz Moğolları tekrar kurduk

Moğolların yeniden bir araya gelmesi için epey bir imza toplandı değil mi?

Evet, Leman dergisi yapmıştı o işi, Kaan Ertem. 5000 imza toplamışlardı. Tamam dedik, bir araya gelelim ama yeni bir şey üretebiliyor muyuz? Sadece eskileri yaparsan iki konser çıkarırsın, sonra biter. Nostaljik bir şey olur. Moğollar 94 albümünü çıkardık ve o gün bugün halen devam ediyoruz.

Bilimkurgu filmlerinde olur ya, adamı uyutuyorlar gelecekte gözünü açıyor, dünya değişmiş, her şey değişmiş. Öyle bir duygu oldu mu? Moğollar yeniden başladı ama müzik değişmiş, dinleyici değişmiş, piyasa değişmiş… Bu nasıl bir dünya falan dediniz mi?

Ona alıştık tabii de en azından şöyle bir şey var. Kendimizde bir değişiklik, buna bir tekamül diyelim… 68’deki Moğollarda belki bir tek şey vardı, “peace” yani barış, onun gerisinde bayağı bir pop mantığı vardı. Yaşamdaki bir takım gerçekleri işlemeye yakın değildik. Toyduk da. Ben filmlere, hayali şeylere müzik yapıyordum. Ama yaşayan bir grup istiyorsan yaşamdan etkilenen, onu etkileyen bir şeyler yapman lazım. “Issızlığın ortasında” böyle bir yaklaşımın ürünüdür, Sivas katliamıyla ilgili. “Dinleyiverin gari” şimdi yeniden hit oldu, öyle bir şarkıdır. “Dörde özlem” vardır. Taner’in Veysel’den yaptığı iki parça öyledir. Bu sayede ayakları yere basan, eskinin tekrarının ötesine geçmiş bir Moğollar albümü çıktı.

Topluma, dertlerine daha yakın bir Moğollar çıktı yani…

Evet ve hâlâ o kurgudayız biz, müzik üretme mantığımız hâlâ öyle çalışıyor. Oturup da laylaylom bir parça yapamam artık. Ve yeni bir düzeyde buluştuk dinleyiciyle. Festivallerde, konserlerde görsen, abartmıyorum 30-40 bin kişi filan toplanıyor. Yaş ortalaması da…

Tam onu soracaktım, kuşak olarak dinleyici yelpazeniz epeyce geniş değil mi?

Çok geniş, biz 3 kuşağa çalıyoruz. Ayakta çaldığımız yerlere bizim kuşak pek gelemiyor. Bu dediğim festivallerde 20’li yaşlarla buluşuyoruz. Bütün parçalarımızı biliyorlar, beraber söylüyoruz. Emrah, Cem’in oğlu, o da bir 10 senedir grupta, o diyalogu çok iyi kuruyor seyirciyle. Bu sene dört beş tane festival yaptık, hepsi aynı keyifle geçti. Daha özel etkinliklerde orta yaşlı, ben yaşlarda dinleyicilerimiz aynı heyecanla bizi dinliyor.

Moğollar’ın Seferihisar konserinden.

Biraz da Moğollara’ın geleceğini soralım, yeni bir albüm, yeni bir proje var mı?

Proje sayılmaz ama devamı gelirse bir proje gözüyle bakabiliriz. Bir seferde bütün parçaları kaydedip bir albüm yapmayacağız. Parçaları birer ikişer çıkartacağız. Herhalde Eylül’de başlarız stüdyo kayıtlarına. Bir albüm yapacak sayıya ulaştığı zaman albüm olarak basacağız. Eski usülde albümü salıyorsun piyasaya, içinden bir iki tanesi tutuyor, gerisi gölgede kalıyor, hatta çöp oluyor.  Bu biraz emek müsrifliği aynı zamanda. Zaten internet üzerinden dolaşıma giriyor parçalar, bu dediğim daha uygun. Bunu yıllardır söylüyordum da ikna edemiyordum. Çünkü plak şirketi öyle istiyordu. Şimdi kendimiz şirket kurduk. Bu şekilde yapacağız.

Sinema için var mı bir şeyler, ya da diziler, onlar çok revaçta?

Kesinlikle uzak duruyorum. Şimdiki dizilerin bir bölümü bir buçuk iki saat. Bunlara müzik yapmak kolay değil ki. Bunun bir de icraatı var, yerleştirmesi var. Özenli ve doğru bir iş çıkarmak çok zor. Biz zamanında çok emek verdik. Fazlasıyla özveriyle iş yaptık, şimdi gençler yapsınlar, yapıyorlar da.

Bir dönem film müziği deyince de akla ilk siz geliyordunuz. Müziğin filmin önüne geçtiği örnekler var.

İrfan ağabey (Ünal), Akün Film, bir gün dedi ki, “Cahit öyle bir müzik yapacaksın ki insanlar sinemadan çıkarken ıslıkla çalacaklar”. Çok yanlış bir mantık bu tabii, o zamanlar belki doğru geliyordu. Ama iyi ki öyle yapmış, çok güzel müzikler kaldı o günlerden. O işte öne çıkmam da şöyle oldu. Şerif ağabey (Gören) ile, Necip ağabey (Sarıcıoğlu) ile zaten tanışıyoruz. Onlardan ilk teklif geldi. “Fırat’ın Cinleri” çıktı, “Köprü” çıktı. Bunların hepsinin müziklerini ben yaptım. Yeşilçam’ın şöyle bir akışı vardı o zamanlar. Ağustos başlarında motor derler. Bir ay çekimler sürer. Eylül’ün başı laboratuvar ve seslendirme, bunun da bir hafta süresi vardır. O biter bitmez de ertesi gün film vizyona girer. Yani çok hızlı bir trafik. Müzik yapacak insana on gün bile vakit yoktur. O zaman telif hakları falan da pek olmadığı için eski plaklardan, batı müziğinden bir şeyler derleyip hazırlamak gibi bir yol izlenirdi, özgün müzik yaptıran çok az firma vardı. Ben bu ilk filmlerde böyle hızlı çalışınca adım çıktı Yeşilçam’da, Cahit iki üç günde müzik işini hallediyor diye. Öyle bir girdik işe, “Dila Hatun”, “Devlerin Aşkı”, “Bodrum Hakimi” peş peşe geldi.

Son olarak müzikle uğraşan gençlere söylemek istediğiniz bir şeyler var mı? Müzik öykünüzü sizin ağzınızdan da dinleyince, sizden daha tecrübelisini bulamazlar herhalde tavsiye almak için.

Estağfurullah, ilk başta söylediğimi tekrarlayacağım, beslenme çantanı doğru kuracaksın. En önemlisi bu. Sabırla biriktireceksin. Beste işi kimi zaman birdenbire çıkar ama onun da arkasında sabırla ve emekle geçen bir zaman vardır. Çok beklersin, çok çalışırsın, birdenbire akmaya başlar, patır patır gelir. Bir de ne yaparsan yap, mesela ben barmenlik yaptım, inşaatlarda çalışıp kiremit döşedim, lokantacılık yaptım, ama müzikten kopmayacaksın.

Çok teşekkür ediyorum

:

İlginizi çekebilir