Sakin Adam güncesi -5

Merhaba sevgili okur. Uzun zaman oldu görüşmeyeli. Mevsimler, sevgililer, başkanlar, ideolojiler hatta çarşıdaki tek yönler bile değişti, bizim sakin şehir sevdamız değişmedi. Her şeyin akıl almaz bir süratle değişip dönüştüğü bu güzide çağda istikrarını bozmadan seyir eden yegane şey hava durumu. Havanın durumu hiç iyi değil sevgili okur. Hava kendinde değil. Ne yedirip içirdik biz bu havaya bilmiyorum ama sonumuzun hayırlı bir yere gitmediği aşikâr. Empati sınırlarımızı zorlayan Adanalı kardeşlerimizin güneşe karşı tavırları dahi sempatik gelmeye başladı. Hal böyle olunca Sakin Kentimin insanları da sıcaktan gerginleşti, aksileşti. Sıcaktan bunalan halk, zincir marketlerin süt ürünleri reyonlarında sosyalleşmeye başladı. Bu gözler, markette teşhir için açtıkları kamp sandalyesinde uyuyakalmış amca bile gördü. Personel “amcacım boynun tutulacak klima karşısında, kalk istersen” diye uyarınca sinirlendi amca. “Yedik mi sandalyenizi, 5 dakika gözlerimi dinlendiriyodum, müdürünüze şikayet edicem seni, ne biçim insansın sen” tadında saldırmaya başladı. Ne gerek var diye düşünüyor insan böyle gergin bir iletişime. İki ekmek bir yoğurt alıp eve döneceksin ama bin türlü duygu geçişi yaşıyorsun. Ne kadar yazıktır ki gazetelerin üçüncü sayfasından öteye geçemiyoruz.
Son dönemlerin bir diğer problemi de duygu ve mantık arasındaki tutarsız geçirgenlik. Fizyolojik bir rahatsızlıktan ziyade, düşünsel bir adımda meydana gelen bir aksama gözüküyor. Biz sevmeyi de nefret etmeyi de beceremiyoruz sevgili okur. Duyguları yanlış değerlendiriyoruz. Önyargılarımız sağduyumuzu sindirmiş. Uçlarda yaşamaktan keyif alıyoruz. Sinyal vermeye üşeniyoruz ama karşı şeritte konuşlanmış radarı görünce 5 kilometre boyunca hunharca selektör yapmaya erinmiyoruz karşıdan geleni uyandırmak için. Yeni tanıştığımız bir insana evimizi açıyoruz, ekmeğimizi paylaşıyoruz ama dibimizdeki muhtaca kafamızı çeviriyoruz. Bizim gibi düşünmediği için bir insanın güzel davranışını görmezden gelirken, kendimize yakın hissettiğimiz kişilerin hatalarına bin türlü kılıf buluyoruz. İnsan, bir ayağı maddenin toprağında, diğeri mana labirentinde, anlayışıyla doğru orantılı olarak tutarlı adımlar atmaya çabalayan bir varlıktır üstadım. Zamanla beraber insan da değişir. Mutlak doğru penceresinden sarkmaya gelmez. Kafamız demir parmaklıklara sıkışırsa çıkarması sancılı olur.
Biz hangi ara birbirimize bu kadar yabancılaştık bilemiyorum sevgili okur. Tahammül sınırlarımız ne oldu da bu kadar azaldı? Sıcağı, kalabalığı, yaşam telaşımızı ve yorgunluğumuzu bir kenara bırakırsak, biz ne vakit birbirimizden, biz ne zaman kendimizden bu kadar uzaklaştık? İnsanlığın toplumları yaratan bağlayıcı gücüne eksik harç mı kattık? Hırs ve egoizmin çığlığına kulaklarımızı mı tıkayamadık yoksa? Kendi yarattığımız hengameye “hayatın seli” diyerek yörüngemizi meşrulaştırmak, kış uykusunu uzatmaktan başka bir işe yaramıyor maalesef. İdeolojilerimizi ve onun ateşiyle şekillenen yaşam tarzımızı, yıkıcı karşı eleştirilerin öncülüğünde inşa etmek yerine doğa ve insan merkezli, çok daha kapsayıcı bir tutumla kurmaya çabalamazsak huzura ermemiz biraz zor görünüyor.
Her şeye rağmen, inanıyorum ki diyalektik, kuantumdan makrokozmoza kadar tüm algılayabildiğimiz düzenlerde ve sistemlerde olduğu gibi, bireylerin sancılı ilişkilerinde de üzerine düşen görevi, binyılların kendine yüklemiş olduğu misyonla şekillendirecek. Yeter ki kapılarımız “umut”a her daim açık olsun.

:

İlginizi çekebilir